Tüm Arşiv Sergiler

Fikret Otyam 12 Nisan – 30 Nisan 2018

12 Nis 2018 - 30 Nis 2018

12 NİSAN – 30 NİSAN 2018
Açılış: 12 Nisan Perşembe
Kokteyl: 18:00 – 20:30

 

FİKRET OTYAM ANLATIYOR:

Babam doğduğum gün not düşmüş: Bugün 19 Kanunuevvel 1926. Bir oğlum daha oldu. Adını Fikret Vesim koydum. Yani gençlerin bileceği şekilde söyleyeyim, 19 Aralık 1926 günü, tablolarımın vazgeçilmez dağlarından, ilk göz ağrım olan Hasandağı’na bakan Aksaray’da dünyaya gözlerimi açtım. Aksaray denilince Uluırmak, Selçuklulardan kalma Eğriminare de aklıma düşer. Gazeteci, fotoğrafçı, ressam ve yazar olmamda babam Vasıf İbrahim’in büyük rolü vardır. Gepegenç bir teğmen eczacı olan babam vatan toprakları Yemen’e gönüllü gider. İki yılı  ingilizlere tutsak, 10 yılını Yemen’de geçirir. Buradayken İstanbul’da bıraktığı genç ve güzel karısı veremden ölür. Ardından da daha kundaktaki bebesi. Yetişemez son bir kez daha görmeye, gittiğinde toprağa verilmiştir. Yeniden döner görev yerine, bir süre sonra da tek evladıyla kalan şehit eşi Beyşehirli Kolağası Osman’ın kızı Naciye’yi nikahına alır. Gel zaman git zaman mütareke ilan edilir, Hüdeyde limanına müttefik Almanların Baron Bek yolcu gemisi yanaşır. Anam yüklüdür.Yanlarında ilk eşinden olan ağabeyim Mehdi binerler gemiye. Kızıldeniz’de sancılanır Naciye hanım. Doktor Nedim beyin yardımıyla anam ikinci ağabeyimi dünyaya getirir. Adını Nedim Vasıf koyarlar. Kaptan itiraz eder, ‘’hayır gemide doğdu, adı Baron Bek olacak.’’ Gemiciler ‘’hayır’’ derler. ‘’Denizde doğdu adı Bahri’’ olmalı. 25 Ekim 1919 yılında Kızıldeniz’de gözlerini açan Nedim Vasıf Bahri Baron Bek, ileride ülke çapında tanınan bir besteci ve orkestra şefi olur, Nedim Vasıf Otyam diye nam salar. Vasıf bey, yurda döner ama görevi bitmemiştir, İstanbul’daki görev yerinden Anadolu cephelerine ilaç taşır.. Bu arada bir oğlu daha
olur. İleride baba mesleğini devam ettirirken, hayata veda ettiği son günlere kadar şiir ve hikayeler yazmayı bırakmayan Nusret Otyam dünyaya gelir.

Konya 2. Ordu’da binbaşı iken hem anam, hem ablam olan Sevim Otyam doğar. Babam emekli olur ve davet üzerine Aksaray’a giderek özel idarenin eczanesinin başına geçer. Burada, yukarıda da belirttiğim gibi ben, ardından da tekne kazıntısı Neşecan Otyam aileye katılır. Her bebe 6 yaşına bastığında babam eczaneye soktuğu için ben de ilaç şişe ve kutularına etiket keserek göreve başladım. Eczaneye gelen köylülerin hikayelerini dinlerdim. Gel zaman git zaman babam gibi anı defteri tutmaya merak saldım.. Yanılmıyor sam 44-45 yıllarında bu anılarım İstanbul Gece Postasında öyküler olarak yayımlandı. Böylece gazetecilik hayatım başladı. Daldan dala atlamış olacağım ama şu anımı da anlatmam gerek. Beyoğlu’nda bir ara sokakta Baküs meyhanesi vardı. Bir arkada şımla oturuyorduk. Aksaray’da kalan ve özlemi içimi yakan köpeğim Tek’i anlattım ve gazeteden öykümü okudum ona. Pardesülü, mavi gözlü bir adam da bizi dinliyordu. Biliyordum, kesin sivil polisti. Bana ne dinlesindi. Ne olacaktı yani. Öyküm biter bitmez adam haykırmaya başladı: ‘’ulan anlattığın gibi yazsana’’. Sivil polis zannettiğim adam meğer köpek sevdalısı da olan Sait Faik’miş. Ondan aldığım ilk ders bu oldu ve her zaman anlattığım gibi yazmaya özen gösterdim.

Ressamlığa ise bir tabelacının renkli boyaları ve çeşitli fırçalarını görünce gönül verdim. Eczanemize İstanbul’dan bir tabelacı gelmişti. Vitrin camlarımıza altın varaklı yazılar yazdı. İlaç dolaplarının üzerine ise güzel yılan resimleri yaptı. İşte ilk tüp boyayı ve samur fırçayı Hasan ağabey sayesinde gördüm. Fotoğrafçılığa gelince: Üç arkadaşımla Aksaray’da Foto Üç Yıldız
adlı bir dükkan açtık. Sonra Akademiye başlayınca ayrıldım ama fotoğraf aşkım hiçbir zaman bitmedi. Biraz da eğitim hayatımdan bahsedelim. Bir süre Ankara’da Nedim ağabeyimin yanında okudum sonra Aksaray’a döndüm. Galatasaray Lisesine başvurdum tüm belgeleri tamamladım. Ama babama bir arkadaşı Kayseri Lisesinin daha iyi olduğunu söylemiş. Hem de
Aksaray’a yakın. Okulda zehirlendim, zor kurtuldum ve yedi aylık Kayseri maceram bitti. Babam eczanenin anahtarlarını ve beyaz gömleği uzattı. Artık birinci sınıf eczacı kalfasıydım.
Bu arada resim de yapıyordum. Bir gün belediyenin önünde duruyorum, beni bir gençle tanıştırdılar. Nevşehirli Neşet Günal. Akademide resim okuyormuş. İlgimi öğrenince uzun uzun anlat
tı. Koca Vasıf razı geldi. Yatağım, yorganım dürüldü. Anam Naciye’nin diktiği ve üzerime iğnelenen torbaya kimliğim, para kondu. Bindim Toros ekspresine ve Haydarpaşa. Hayalimde resmettiğim denizi ilk defa trenden inince gördüm. Bir sandalcı ile anlaştım, işte karşıda okulum. Resmen bir saray. Saatler sonra Ortaköy iskelesinde indim ve evlerinde kalacağım akrabalara gittim. Üç katlı bir ahşap ev. İki yılım o evde geçti. Şimdi anılarım üzerinde Boğaz Köprüsünün bir ayağı var. Ertesi gün Ortaköy-Aksaray tramvayına binip Fındıklı’da indim. Diz-
lerim titriyordu. Resmen bir Saray’ın dış kapısındaydım. İçeri giremiyordum. Daha sonra öğrencisi olacağım Bedri Rahmi’yi sordum. Ağabeyim Nusret Kemal’in verdiği mektubu uzattım. Kaydımı yaptırdı. Birkaç yüz kişinin katıldığı sınava girdim. Kıvır kıvır saçlı alçıdan bir adam başını çizecektik. Elimde kurşun kalemi gören bir delikanlı sonradan füzen olduğunu öğrendiğim bir kömür parçasını verdi. Tabelacı Hasan’ın öğrettiği gibi çizdim. Gölgeleri yaptım. Bu arada diğer öğrencilerin resimlerini bitirince ağızlarına götürdükleri bir aletten, şişedeki sıvıyı resimlerine üflediklerini gördüm bir anlam veremedim. Bana neydi zaten. Resmi verdim ve çıktım. Bedri Rahmi’ye gidip durumu anlattım. Hoca telaşlandı, fırladı resmimi buldu. Ama ortada resim mesim yoktu. Hayal meyal seçilen birkaç çizgiden başka. Bana ‘’Reis’’ dedi, ‘’fiksaj yapmadın mı?’’ İşte o zaman diğer öğrencilerin neden böyle yaptıklarını anladım ama iş işten geçmişti.
Babama durumu anlatan bir mektup yazdım. Gelen cevapta bana Akademiye misafir öğrenci olarak devam edebileceğimi, yine para göndereceğini ve ressam olmam gerektiği yazıyordu.
Koca Vasıf ilk defa eczanenin anahtarını ve beyaz gömleği uzatmamıştı. İkinci sınavda o reçine- alkol karışımı sıvıyı iyice püskürttüm. Kısa boyu, sevimli, üstü başı, saçı düzenli bir genç var, resmi çokama çok güzel, artık kim kazanır kim kazanmaz biliyorum, bu çocuk kazanacaktı. Yanına gittim, resmini övdüm ve benim başıma gelen onun başına da gelmesin diye sıvıyı resmine bizzat ben püskürttüm. Birisi daha vardı, o da kısa boylu, temiz yüzlü. O da güzel resim yapıyordu. Bu da muhakkak kazanacaktı. Sıvıyı resmine püskürttüm. Yıl 1945. Aylardan Eylül. İşte yıllarca sürecek güzel dostluğun temelinin atıldığı tarih. Gençlerden birisi Turan Erol, diğeri ise Orhan Peker’di. Birisi Milas’tan, birisi Trabzon’dan, birisi de Aksaray’dan düşmüştü Saray’a. Bir sacayağı olduk. O ayaklardan ilk eksilen Orhan oldu. Sonra da ben. Allah Turan’a uzun ömür versin. Akademi’de önce Şefik Bursalı’nın öğrencisi oldum ama hocayla yıldızımız hiç barışmadı. Yaşadığımız bir sorun nedeniyle okuldan bir hafta uzaklaştırıldım. Döndüğümde beni hocaların hocası Çallı İbrahim atölyesine aldı.

Dönem bitti Koca Reis’e gittim. Atölyesine geçmek istediğimi söyledim. ‘’Olmaz’’ dedi. ‘’Çallı benim de hocam, ayıp olur, ancak izin verirse alırım’’. Bu durum Çallı’nın kulağına gitmiş. Okul başladı.Hiç yüz vermiyor. Bir gün bahçede açıkça söyledim. Düşündü, düşündü. Sonra ‘’Defol git’’ dedi. Bedri Hoca’ya gittim, ‘’Defol git dedi efendim’’ dedim. Hoca ‘’Ta-
mam, artık öğrencimsin’’ dedi. Uzun lafın kısası orta ve yüksek bölümü Bedri Hoca’da okudum. Hoca her şeyimizdi.

1947 yılında, daha sonra emekli oluncaya kadar çalışacağım Cumhuriyet Gazetesinin Yunus Nadi Öykü Yarışmasına katıldım. Sabahattin Ali’nin Kağnı öyküsüne nazire, Saman Yüklü Kağnı adlı öykümle. Bedri hoca öykümü bir kez daha okumamı istedi. Yanında ak saçlı, ince tel çerçeve gözlüklü, tertemiz yüzlü birisi daha vardı. Hoca, ‘’bak Sabahattin öyküyü iyi dinle’’ dedi. Öykü bittiğinde hocanın Sabahattin dediği kişinin Sabahattin Ali olduğunu anladım. Sabahattin Ali ağlıyordu. Okul yıllarımda sanat ve edebiyat dergilerinde yazılarım ve desenlerim çıkıyordu. Oysa ben sanat eleştirileri yazmak istiyordum. Büyük gazetelere adım atmak öylesine zordu ki ben de ünlü seramikçimiz Alev Ebuzziya’nın babası Ziyad Ebuziyya ile Cihat Baban’ın çıkardıkları Son Saat gazetesine başvurdum. Baban bu mesleğe bulaşmamam için çok öğüt verdi ama ben kendimi sanat eleştirmeni yerine polis adliye muhabiri olarak buldum. İki buçuk yıl polis adliye muhabirliği yaptım. İyi ki de yapmışım, insanların başka yüzlerini de böylece tanıma fırsatım oldu. Yine de edebiyat ve sanat yazıları yazıyordum.

Daha sonra Bedii Faik Akın’ın yardımı ve Falih Rıfkı Atay’ın onayıyla Dünya Gazetesine girdim, 1953 yılında da Akademiden mezun oldum.Bir gün Falih Rıfkı Atay bana ‘’Kuzum Okyat Bey’’ dedi, ölene kadar da Okyat bey diye çağırdı beni. ‘’Çok yoruldunuz size bir bilet alalım gemiyle Hopa’ya kadar gidin gelin’’. Oysa ben Anadolu’yu görmek istiyordum. Yalvaran gözlerle Bedii beye baktım. Sonunda Sirkeci’den kalkan bir kamyondaydım. Ver elini Ankara, Aksaray,Adana, Gaziantep ve Urfa. Mimarisiyle, yemekleriyle, güzel insanlarıyla, bozlaklarıyla, uzun havalarıyla, o canım Harran Ovasıyla Doğu ve Güney Doğu Anadolu.

İşte bölgeye ilk aşkım bu gezide başladı. Yıllarca buradaki yoksul halkı yazdım, resmettim, fotoğrafladım. Adım adım gezdim. Onların fotoğraflarıyla, tablolarıyla sergiler açtım. Kitaplar, röportajlar yazdım. Son nefesime kadar bu aşkı yaşadım. Hakka yürüyüp, Hacı Bektaş Veli’de toprağa verildiğimde buradan gelen güzel insanların getirdikleri topraklar, sular üzerime serpildi. Artık İstanbul’dan sıkılmıştım. Ankara’da Ulus gazetesine geçtim. Böylece Ankara yıllarım başladı. O sırada Ankara’da Bando Mızıka Hazırlama Ortaokulu Resim Öğretmeni olarak askerliğimi de yapıyordum. Geceleri sivillerimi giyiyor ve gazeteye gidiyordum. Ankara’da bir çok yazar, çizer, şair dostlarım vardı. Can Yücel, Mehmet Kemal, Çetin Altan, Cahit Sıtkı Tarancı, Fethi Giray, Nezihe Meriç , Fahir Aksoy, Fethi Naci, benden birkaç ay önce bu dünyadan göç eden Tarık Dursun K. , Sunullah Arısoy, Salah Birsel,Melih Cevdet, Doğan Kasaroğlu , Örsan Öymen, Leyla Çambel, Şinasi Nahit, Nihat Subaşı , Orhan Tokatlı, Cüneyt Arcayürek, Ahmet Arif, Mustafa Salihoğlu gibi dostlar. Hüseyin Ezer gibi eşi menendi olmayan bir gazete fotoğrafçısı. Çok şey öğrendim ondan.Burada detaylara girmeyeceğim bazı sıkıntılardan dolayı Ulus gazetesinden istifa ettim. Aylarca işsiz kaldım. Yine beni Anadolu bağrına bastı. Gittim röportajlar hazırladım. Dolaştım. Bu arada Cumhuriyet Gazetesi başyazarı Nadir Nadi ile tanıştım işsiz olduğumu öğrenince, beni gazeteye davet etti. 2 Ekim 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesi Ankara bürosunda Parlamento muhabiri olarak göreve başladım. Emekli olana dek burada çalıştım. Cevat Fehmi Başkurt günlük yazılar istedi. Başkent Notlarım her gün birinci sayfadan girdi. Çok ses getirdi.

Sünni-Alevi-Bektaşi konularını irdeleyen ilk röportajım Hu Dost büyük ilgi topladı. Bu arada yurtiçi ve yurtdışında çektiğim fotoğraflarla her yıl sergiler açmaya başladım. Ankara’da işten kafamı kaldırdığımda tuvalin başına koşuyordum. 1979 yılında emekli olduktan sonra yaşamaya başladığım Gazipaşa’da resme ağırlık verdim. Fırçalarımın, boyalarımın arasında saatlerce kayboluyordum. Daha sonra göçtüğüm Antalya’da koca koca tablolar yapmaya devam ettim. Kara gözlü kadınlar, keçiler,tavus kuşları, Beydağları birer birer tuvallerdeki yerlerini alıyordu.
Gazeteciliği, resmi, fotoğrafı hep severek yaptım. Bilirim sevgisiz hiçbir şey olmaz. Zaten Otyam dendiğinde bu üçlü akıllara gelir. Bunlardır beni ben yapan. Son nefesime kadar tuvallerimin başındaydım. Hastanede yatarken, son günüme kadar yazılarımın yayımlandığı Aydınlık gazetesine yollayacağım yazımı düşündüm. Pazar günü çıkacak yazılarımı yetiştirmem lazımdı.
Diyabet ve diyaliz hastasıydım. Yıllarca mücadele ettim ama yazmaktan, çizmekten hiç vazgeçmedim. Belki de beni, iyileştiğimde yapacaklarımı hayal etmem ayakta tuttu.

8 Ağustos 2015 günü 90 yaşıma basmama ramak kalmışken Hakka yürüdüm sevdiklerimi ardımda bırakarak. Antalya Cemevinde ve yıllarımı geçirdiğim Ankara’da yapılan törenlerin ardından her zaman istediğim Hacı Bektaş’da İlhan ve Turan Selçuk kardeşlerin yanındaki son mekanıma çok sevdiğim türkülerle uğurlandım. Arkamda bıraktığım tüm eserlerin gelecek
nesillere ışık tutacağına inanıyorum. Adıma kurulan vakıfla ve kurulma çalışmaları yapılan Üniversite ile yüzlerce Otyam yetişecek. Müsterihim.

Bir gün mutlak öleceğim türkülerle gömün beni
Size veda edeceğim türkülerle gömün beni
Vasiyetim tüm dostlara türkülerle gömün beni
Ağlamasın dostum eşim türkülerle gömün beni
(Hazırlayan Elvan Baransel)

Yorumlara Göz At Döküman
  • Tarih: 12 Nis 2018 - 30 Nis 2018
  • Yer:Yıldızevler, Hilal, Şht. Mustafa Doğan Cd 84/A, 06550 Çankaya/Ankara
  • Küratör:-
  • Süre:-